Menü  Simas Haber - Sarıyer Aktüel - Sarıyerim.com
Dr. Ahmet Bekaroğlu

Dr. Ahmet Bekaroğlu

Tarih: 12.04.2022 18:19

ZATEN FAKİRİN HAKKI

Facebook Twitter Linked-in

Mukaddime mahiyetinde Temel fıkrası ile espirili bir  giriş yaptım. Maksadım;  elbette ki zekât istemek değildir. Aksine amacım; müslüman bir kişinin kazancının sigortası yani onu ayakta tutacak olan ve Kuran-ı Kerim'de, 'namazı gereği üzere kılın ve zekâtı da verin' (Bakara, 2/43 ve ilgili diğer ayetler) diye namazla yan yana zikredilen -namaz konusunda daha önce bir yazı kaleme almıştım-  zekat konusuna vurgu yapmaktır.

 

      Artma, çoğalma, temizleme ve koruma gibi anlamlara gelen zekat, toplumsal bir yardımlaşma aracıdır. Zekât denince  aklımıza hemen  'kimler zengindir,  kimler zekât verecektir? Ve zekât kimlere verilir?'  gibi sorular gelmektedir. Fıkıhta zenginliğin ölçüsü için, 'Nisab Miktarı' ifadesi kullanılır. Nisab Miktarı;  borçlarını çıktıktan ve evin geçim parası ayırıldıktan sonra günün kurunda 80.18 gram  altın değerinde 'altın, döviz ya da TL' den oluşan miktar demektir.  Bu değerin üzerinde kullanmadığı birikimin üzerinden bir yıl geçtikten sonra kırkta bir oranında fakirlere yardımda bulunulması;  müslüman, akıllı, ergenlik dönemine girmiş, mukim, hür olan  kadın erkek herkese zekât vermek farzdır. Kabul edelim ki;  herkesin beceri kabiliyetleri farklıdır. Yani kimilerinin beceri oranı yüksektir ve fazla kazanır. Bazıları da var ki çalıştığı halde fazla kazanamaz. İşte kişiler arasında olan  kazanç farklılığı Yüce Yaratıcının yaşam içerisine yerleştirdiği bir sünnetullah yani değişmez bir yasadır. Çünkü herkes fazla kazanmış olsa o zaman çalıştırılacak insan yani işçi bulunamaz. Bu durumda da herkes zengin ve  işveren  olacağı için, çalışan olmaz, üretim durur ve açlık başlar. Bunun için kişiler arasındaki maddi uçurum;  kazanma becerisi fazla olanların olmayanlara bir miktar kazanımlarından aktarmaları sayesinde  kapatılmıştır. Zaten  Kur'an'daki 'onların mallarında muhtaç ve yoksulların hakkı vardır' ( Zâriyat, 51/19) ayeti, bu konuyu anlatmaktadır. Burada şu hususu gözden kaçırmamalıdır. İslâm Dini'ne göre kişinin zengin sayılması için varlığının helâl yoldan kazanılmış olması gerekir. Haram yoldan elde edilen kazanç, her ne kadar nisab miktarını aşmış olsa da o kişi, zengin hükmünde değildir. Geçmişte şöyle bir fetva verilmişti, 'haram yolla kazanılmış para ile hac yapılır ise,  o kişiden hac farizası düşer, ancak o kişi  sevap alamaz'. Çok çelişkili bir durum ve açıklama. Çünkü bu kişinin kazancı helâl olmadığı için zengin sayılamaz ki hac yapabilsin. Herhalde bu kişiler için, gönülleri kırılmasın diye 'hacce gitmesinler'  denmediği için  'Hicaz Bölgesi'ni görmüş olur ama, sevap alamaz' anlamında 'onlar da bir gün bakarsınız haram yolla kazanımı bırakır' düşüncesi ile' böyle bir fetva verilmiştir. Çünkü, dini bir buyruğu yerine getirdiğimizde aynı zamanda sevap da kazanmış oluruz. Kısacası zekât verilecek para da aynı şekilde helâl yollardan temin edilmiş olmalıdır.

      'Onlardan mallarından sadaka/zekât al, böylece onları temizlemiş ve arıtıp yüceltmiş olursun' (Tevbe, 9/3) buyruğu gereğince zekat konusuna Peygamberimiz çok önem vermiş ve bize de bu konuda uyarılar yapmıştır. Hz Ebubekir de, halife/devlet başkanı olduğu dönemde 'namaz kılmayan ve zekat vermeyenlerle savaşmakla emrolundum' tarzında konunun önemini anlatan ifadeler kullanmıştır. Öyle ki, Hz Ömer döneminde zekatlar devletin zekât toplama memurları ile düzenli olarak toplatılınca zaman içerisinde toplumda fakir kalmadığı için zekat verecek kişi de bulunmadığı halde zekatlar toplanmaya devam edilmiş ve bu şekilde oluşturulan fondan maddi durumu orta halli olan insanlara ikinci bir maaş bağlanabilmişti. Zekat, asla başa  kakılmamalı ve zekat verilen kişi de asla aşağılık duygusuna kapılmamalıdır.  Çünkü ayete göre daha başlangıçta kazanma becerisi  azlığından dolayı fakirin hakkı, beceri oranı yüksek olan kişiye emanet edilmişti. Bu nedenden ötürü verilen zekât, haddi zatında fakirin kendi parası olduğu  için, fakire doğal olarak kendi hakkı teslim edilmiş oluyor. Bu anlamda fakire hakkı teslim edilmekle de kazançlar,  fakirin kakkından temizlenmiş oluyor.

        Zekat verilecek kişiler;  'fakirler,  miskinler/hiçbir şeyi olmayanlar, zekât toplayan memurlar, gönülleri İslâm'a kazandırılacak olanlar, köleler/hürriyetlerini elde etmeye çalışanlar, borçlular, Allah yolunda ve yolda kalmış olanlar (Tevbe, 9/60)'dır. Biz geçmişte zekât, fidye ve fıtır sadakası/fitrenin Müslümanlardan  'namaz kılmayan ve oruç tutmayanlara verilmez' gibi bir anlayış geliştirdik ki, bu yanlıştır. Oysa daha önce anlamını gòrdüğümüz Tevbe Suresi'nin 60. ayetinde zekât verilecek kişiler arasında  'müellefe-i kulüb kavramı da sayılmıştır. Müelkefe-i Kulüb Kavramı; hep 'kalbi İslâma ısındırılmak istenenler' diye anlaşılmıştır. Yani öngörüde bulunarak,  'şayet fakir olan şu gayr-i müslime zekat verirsem,  onun kalbi yumuşar ve  ileride Müslüman olabilir'  diye düşünülerek onlara da bir dönem zekât verilmiştir. Bu anlayıştan hareketle de Hz. Ömer, 'İslâm'ın ilk yıllarında Müslümanların sayıca çoğalmaya ihtiyaçları vardı ve gayr-i Müslimlerden fakir olanlara da zekât verilmişti, bugün ise böyle bir ihtiyaç yok, çünkü Müslümanlar yeterli sayıya ulaştılar ve gayr-i Müslimlere zekât verilmeyecek'  diye ferman yayınlayarak ayetin bu kısmını askıya almıştı. Hz. Ömer'in kendi döneminde herhalde konu su-i istimal edilmiş olmalı ki kendisi böyle bir karar almıştı. Ancak ayet Kur'andadır, mensuh değildir, yani hükmü ortadan kalkmamış ve yürürlüktedir ve bu, 'yaşadığı topluma aidiyet duygusu ve bilinci ile barışık olarak yaşayan gayr-i Müslimlere de zekât verilebilir' demektir.  Yani bizim olduğumuz toplumda yaşayan gayr-i müslim ya da başka bir insanın açlıktan ölmesine göz yumamayız. Bunun için  Peygamberimiz, fakir olan yahudi bir komşusunun hâline acıyarak, 'komşusu açken tok yatan bizden değildir' buyurmuştu. Ancak müslüman herhangi bir kişi helâl şekilde kazandığı parası ile 'ben zekâtımı namaz kılan ve oruç tutan bir müslümana vereceğim' diyebilir ve buna kimse de karışamaz.

       Zekat; usul ve füru yani bizi doğuran anne baba, nine ve dedelere ve doğurduklarımız olan çocuk ve torunlara verilmez. Çünkü onları bakmak zorundayız. Onlara zekat verdiğimizde para evde kalmîş ve topluma akmamış oluyor..

       Bir de 'Sevdiklerinizden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe erişemezsiniz' (Âl-i İmran, 3/92)  ayeti bize gösteriyor ki,  zekât, fidye ve  fıtır sadakasını, kendi yemek ve  giyimimizin mâliyeti seviyesinde  vermemiz şarttır. Meselâ, 'modeli geçmiş giydiğim bir gömleği fakire vererek hem zekat vermiş olayım, böylece cebimden fazla bir şey çıkmamış olur ve hem de ben yenisini alır giyerim' anlayışı doğru değildir. Çünkü zekâtımızı  kendi giyim, yeme ve içme seviyesinde yerine getirmek durumundayız.  Yani zekâtı ille de 'kırkta bir oranında değil, aksine fakirin durumunu iyileştirecek oranda  vermelidir.  Peygamberimiz de bunu için 'veren el, alan elden daha hayırlıdır' buyurarak, zekâtın malı azaltmayacağını, 'şayet şükrederseniz artırırım' (İbrahim, 14/7) ayetinde anlatıldığı üzere daha da bereketlendireceğine/artıracağına vurgu yapmıştır.  Havaic-i Asliyye dediğimiz, kişinin ikamet ettiği bir evine, kullandığı bir arabasına ve bir yazlığı gibi tabii ihtiyaçlarına zekat yoktur. Kiradaki ev, dükkân, taksi plâka gibi gelirlerin mülki değerinden değil, kazandırdıkları kira gelirlerden zekât verilecektir.

        Zekat konusu elbette bir köşe yazısı ile detaylı bir şekilde anlatılamaz,  sadece bir hatırlatma yapılabilir. Burada önemli olan zekatı vererek hem malın korunacağı ve hem de fakirlerin yaşam standartlarına kavuşturulacağı bilincini oluşturmaktır. Zaten bu konuda daha detaylı bir bilgi gerektiğinde müftülüklerden ve  ilgili bir uzmandan alınabilir..


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —
... ...