Burada görüşlerimi belirtirken on beş asırdır 'Ehl-i Sünnet' ve 'Şia' mensupları arasında devam eden ihtilafı elbette çözecek değilim. Ben kimim ki? Bu ihtilafı on beş asırdır kim çözebilmiş ki? Peygamberimizin vefatından sonra hilafet seçiminde Hz. Ebubekir'in halife olması üzerine 'Hilâfet Hz. Ali'nin hakkıydı, zaten Peygamberimiz de onu halife tayin etmişti' diyen bir gurup ihtilaf oluşturmuş, küserek ayrılmış sonucunda da 'Şia' dediğimiz bir fırkanın oluşmasına ve bu hareket sahabe arasına ilk tefrika'nın girmesine sebep olmuştu. Maalesef ki bu ihtilâf on beş asırdır devam ediyor. Başlangıçta siyasi yani 'yönetim erkini' elde etmek mücadelesi olarak doğan ancak bunun tarihin seyri içerisinde başarılamaması üzerine sonradan ritüellerde/ibadetlerde -bana göre inatlaşarak/muhalefet ruhunu çalıştırmak sureti ile- değişikliğe gidişle 'Şia' bugünkü halini aldı. Cemel Vakası, Sıffin Savaşı ve Kerbela'da ne yazık ki müslümanlar arasındaki savaşlarda on binlerce kan aktı. Bu vakaların gerçekleşmesinden yaklaşık on beş asır sonra yaşayan bizler on beş asır önce gerçekleşmiş olan bu acı olayları kaynaklardan öğrendiğimiz bilgilerle değerlendirip bu konularda hakemlik yapacak değiliz. Ayrıca bu konuda yapacağımız değerlendirmeler sonucu da değiştirmez. Tarih boyunca 'Ehl-i Sünnet' ve 'Şia' halini alan iki karşı grup arasında yönetim erkini elde etmek, İslam dünyasında lider olmak mücadelesi devam ede durdu. Ve bu tefrika iki meşreb arasında zaman zaman sıcak müdahalelere/savaşlara da sebep oldu. Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail arasındaki mücadeleler bunun açık örneğidir. Bunlar hep bildiğimiz konular.
Günümüze gelirsek, bir kesim tarafından, 'Şia' anlayışına mensup olan İran'ın Yemen, Irak ve Suriye gibi değişik bölgelerde Ehl-i Sünnet olan Müslüman kardeşlerimizi katlettiği' şikayeti gündeme getirildi. Doğru. Bunları yaşadık ve gördük. Ancak şunu unutmamak lazım. Batı dünyası boşuna uğraşmıyor ve rastgele hareket etmiyor. Marmara İlahiyatın şimdi emekli olan öğretim üyelerinden Prof. Dr. Bayraktar Bayraklı Bey hocam bana bizzat anlatmıştı ve bunu ekranlarda da söylemişti. Bayraktar Bey bir üniversitenin davetlisi olarak Amerika'ya dil öğrenmek ve ders vermek amaçlı olarak gittiğinde kendisine rehber olan o üniversitedeki amerikalı bir öğretim üyesinin Türkiye'de doktora yaptığı ve doktora konusunun da 'Türkiye'nin Güneydoğu Bölgesi'nin Aile Yapısı' olduğunu öğrenmiş. Bayraktar Bey diyor ki, bu öğretim üyesine dedim ki, ne alâka ki bu konuyu çalıştın? Amerikalı öğretim üyesi cevaben demiş ki, "hocam amerika devletinin Türkiye'nin güneydoğu bölgesi ile ilgili bir derdi olduğunda gelecek bana soracak, üniversite bu doktora tezini bana bunun için yaptırdı'. Yani bunlar hamle yaparken nereyi nasıl gıdıklayabiliriz? ?Nerede sorun çıkartabiliriz? Bu nasıl mümkün olur? Bunun bilimsel ölçümünü yaparak bu işleri yürütüyorlar. 'Şia' ile 'Ehl-i Sünnet' arasındaki 15 asırdır halledilemeyen sorunu 'şarkiyatçılar' dediğimiz batı ülkelerindeki 'doğu araştırmacıları' bilimsel çalışmalarla öyle tespit ettiler ki, yeraltı kaynaklarını, stratejik bölgeleri elde etmek için Ortadoğudaki belirli ülkeler üzerinde operasyon yaparken -Irak'ta, Suriye'de, Gazze'de ve şimdi de İran'da, daha önce 'Arap Baharı' safsatası ile Kuzey Afrika ülkeleri Tunus, Fas, Mısır, Cezayir, Libya, vs- hamleler sırasında karşılaşacağımız gücün oranı nedir? Bu konuları hesaplayarak hareket ediyor ve bunda da başarılılar. İslam dünyasını önce bölük pörçük hale getirmeleri gerekirdi. Bunun için Osmanlı Cihan Devletini yıktılar. Müslümanları toparlayacak halifeliği kaldırttılar halifelik aslında ilga edilmedi/kaldırılmadı, gerektiğinde işlevsel hale getirmek üzere Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin uhdesine tevdi edildi-. Bu haçlılar ortadoğu ülkelerine demokrasiyi getirmedikleri gibi bilinçli halkı bastırmak için krallıklar oluşturup belirli krallar aracıyla onları bastırıyorlar. Hatırlıyor musunuz? İsrail başbakanı demişti ya, 'İslam ülkelerinin liderleri konumlarını korumak istiyorlarsa sussunlar ve seslerini çıkarmasınlar'. İşte bunlar bizim bölük pörçük halimizi bildikleri için böyle saldırıyor. Biz de müslümanlar olarak burada birbirimizi kırıyoruz. Kimimiz, âmiyane ifade ile, 'dinsizin hakkından imansız gelir' misali "Allah, Şia' anlayışındaki İran'ın başına bir başkasını/haçlıları böyle musallat eder, az mı sünni müslümanın kanını döktü?" diyor. Bir kısmımız da diyoruz ki "siyonistler benim müslüman kardeşimi katlediyor ve onlara karşıyım".
Her ne kadar 'Şia' anlayışında olsa da, Sünni kardeşimin kanını dökmüş olsa da İran'ın vurulmasından dolayı üzgünüm. Çünkü İran, Sünni Müslüman kardeşimi maalesef katletmiş de olsa ona saldıranlar siyonist. Siyonistler, şu anda 'Şii' de olsa benim müslüman kardeşlerimi katlediyor. Müslüman bir ülkeye saldırıyor ve dağıtıyor. İki yüz tane çocuk kız öğrencinin olduğu okula saldırıp hepsini öldürmek hastaneleri bombalayıp dağıtmak, vahşet değil mi? Bunu hazmedemiyorum. Peygamberimiz savunma amaçlı olan muharebelerde 'çocuklara, kadınlara, hastalara, yaşlılara, ibadet mekanlarına ve yeşile/doğaya zarar verilmemesi' konusunda ordusuna tembih etmiş ve askerleri de buna uymuştu. Siyonistlerin artık gizlemedikleri ve coğrafyasını bile haritayla önümüze koydukları 'arz-ı mevûd/vaad edilmiş topraklar' içerisinde bizim Güneydoğu Anadolu bölgemiz de var. Buna Hatay da dahil. İran'dan sonra sıra Türkiye'de/bizde. Zaten bizi kırk senedir terörle boğuşturuyorlar. Bu bağlamda ben de İran'ın galip gelmesinden yanayım. Gerçi İran pejak'la beraber PKK'ya destek verdi ve bunu da unutmuş değilim. Güneydoğu'da askerlik yapmış, orada bir sene elektirik görmeden savaşmış, karakol komutanı olarak on kilometre hudut tutmuş birisi olarak bunu söylüyorum.
Halepçe'de beş bin kürt müslüman sünni kardeşlerimizi kimyasal silahla öldüren, olmadık zulümler yapan Saddam'ın heykelinin yıkılış törenleri gözümün önüne geliyor. Amerika Irak'a girdiğinde amerikan askerleri Bağdat'ta Saddam heykelinin üzerine çıkmış ve oraya amerikan bayrağı asmışlardı. Amerika Irak'a girişi bir Mevlid-i Nebi'nin haftasına denk gelmişti. Ben o zaman çok üzülmüş ve bir yazı yazmıştım 'Mesajı Evrensel Olan Peygamberimizi Anlamıyoruz' başlığında. Bölük pörçük halimiz, Müslümanların birlik içinde olamaması, Allah'ın ipi -Kur'an-ı Kerim/Hz. Muhammed/İslâm Dini- etrafında toplanamayışımız' (Al-i İmran Suresi, 103. âyet) ve ayetin hilafina hareket etmiş olmamız. Bu durum herkes gibi bendenizi de kahrediyordu. Oysa ki Peygamberimiz bize çalışma temposunu 'iki günümüz eşit olmayacak şekilde, bugün dünkü seviyemizden mesafe alacak şekilde çalışmak' olarak belirlemişti. Ama biz müslümanlar böyle hareket etmiyorduk. Peygamberimizin 'aynı vücudun organları olarak bir kardeşimize bir zarar isabet ettiğinde onu hissetmiş olmamız gerekirdi, vücudumuzun bir organı rahatsızlandığında sanki diğer organların hepsi rahatsızmış gibi' olmalıydık. Bağdat meydanında Saddam'ın heykeli üzerine çıkıp amerikan bayrağı asılması neden zoruma gitmişti? Biliyor musunuz? O yazımda aynen şunları kaleme almıştım. O hareketle şu mesajı veriyorlardı, 'artık bundan sonra bu topraklarda bizim borumuz öter'. İşte bu benim çok zoruma gitmişti.
Vadedilmiş toprakları almak hedefi olan bu siyonistleri bizim bölük pörçük halimiz cesaretlendiriyor. Bundan cesaret alan siyonistler vuruyor. Şayet iki milyar müslüman bir olabilse ve bir halifenin etrafında toplanabilmiş olsa buna cesaret edilebilirler miydi? Asla.
Bize düşen her ne kadar yanlışı da olsa nihayetinde Müslüman olan kardeşlerimize gelen zarardan üzüntü duymamızdır. Onlara yardım edemiyorsak bile. Keyif gelmek ve bundan memnuniyet duymak hiçbir müslüman için söz konusu olmaz kanaatindeyim. Bu meyandaki bazı ifadelerin 'Sünni dünyaya yaptığı saldırıları ve döktüğü kanlara olan kızgınlıktan dolayı' serdedildiği kanısındayım. Çünkü sevinç, üzüntü anındaki sözlere çok itibar edilmez. Çünkü onlara duygusallık karışmıştır. Aynen bunun gibi sinir anındaki sözlere de itibar edilmez. Çünkü onlara da duygusallık karışmıştır. Bu tür sözleri, sinirle ağzımızdan istem dışı çıkan lâflar olarak değerlendiriyorum.
Birbirimizi kırmak ve üzmek yerine İslam dünyasının artık ders alması gerektiği, bir ve beraber olması "elzem" hale geldiği bağlamında çalışmaktır. Cumhurbaşkanımız da Arabistan ve İran Cumhurbaşkanı ile yaklaşık on yıl önce bir araya geldiği toplantının sonundaki basın toplantısında onlara hitaben şunu söylemişti, 'Artık mezhepsel farklılıkları bırakalım, benim sünnilik diye bir dinim yok, şiilik diye de bir dinim yok, benim dinim Müslümanlıktır, İslam'dır'. Yani demek istemişti ki 'İslam ortak paydasında buluşabilmemiz lazım' (Âl-i İmran Suresi, 19. âyet). Bu uğurda Müslümanların şuurlanması için dua edelim.
Bazı şeylere kızmış olabiliriz. Ama müslümanlar olarak 'birbirimizi kırmayalım'. Biz müslümanlara da bu yakışır. Bizim müthiş bir atasözümüz var, 'Cenaze evinde düğün olmaz'.
Mehmet Akif Ne güzel söylemiş.
' Girmeden tefrika bir millete düşman giremez,
Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.
Sen, ben desin efrad, aradan vahdeti kaldır,
Milletler için işte kıyamet o zamandır'.
Bu birliği müslümanlar olarak da sağlarsak sorun kendinden çözülür. Şayet iki milyar müslüman yek vücüt olursa kimse cesaret edip bize saldıramaz..