Kur'an-ı Kerim; Peygamberimiz'in şahsında insanlık kamuoyuna milâdi 610 ile 622 yılları arasında Mekke Dönemi'nde -bu dönemde Peygamberimiz Mekke'de olduğu için ayet ve sureler, Mekke dışında da nâzil olsa; Mekkî Âyet ve sureler diye isimlendirilir-, 622 ile 632 yılları arasında da Medine Dönemi'nde -bu dönemde gelen ayet ve sureler de, Medine dışında bir bölgede nâzil olsa da Medenî Âyet ve sureler diye isimlendirilir- nâzil oldu/indirildi/gönderildi. 'Vahy' diye isimlendirilen (Ankebut, 29/45 ve ilgili diğer ayetler) Kur'an-ı Kerim'in gönderiliş ile ilgili yöntemler; Tefsir Usulü'nde maddeler halinde sıralanır ki bunları; 'Peygamberimizin Yüce Yaratıcı'nın huzurunda doğrudan vahiy alması, Cebrail'in vahiy getirmesi ve Peygamberimiz'in Sadık Rüya olarak vahiy alması/kalbine ilham edilmesi' olarak özetlemek mümkündür. Kur'an-ı Kerim'de her iki durak arasındaki cümlelere; 'âyet' deniyor ki sayıları, altı binin -ayetlerin toplam sayısının değişikliği; besmeleyi âyet olarak kabul edip etmeyenlere ve birden çok ayetleri tek ayet olarak kabul eden müfessirlerin farklı görüşlerinden kaynaklanıyor- üzerindedir. 'Sûre' denen her iki besmele arasındaki bölümler ise; 114 tanedir. Giriş/Başlangıç Sûresi anlamında olan ve Peygamberimizin 'Fatihasız namaz olmaz' diye önemini vurguladığı için namazlarda her rekâtta okuduğumuz Fatiha Sûresi ile başlayıp Nâs Sûresi ile sona eren Kur'an-ı Kerim'in en uzun suresi; Bakara Sûresi'dir. Üç ayetten oluşan Asr Sûresi metin olarak daha uzun olduğu için diğer üç âyet olan Kevser Sûresi; en kısa sure; olarak kabul edilir. Kur'an-ı Kerim'in nuzûlü; 'Yaratan Rabbı'nın adı ile oku, O insanı alâkadan/topraktan/balçık çamurdan/döllenmiş yumurtadan yarattı, yaratan Rab'bın seçkindir, O kalemle yazmayı öğretti, insana bilmediğini öğretti' Alak, 96/1-5) âyetleri ile başladı. Psikolöjik, sosyal vb. zamanla oluşacak ihtiyaçlara göre yaklaşık yirmi üç yıl olan Kur'an'ın gönderiliş süreci; 'Bugün sizin için dinizi kemâle erdirdim, size olan nîmetimi tamamladım ve size din olarak İslâm'ı seçtim' (Maide, 5/3) ayeti ile tamamlandı. Tefsir Usulü'nde ayetler üç kategoride ele alınmaktadır. Huruf-u Mukattaa; 'الم' 'Elif Lâm Mîm', 'طه' 'Ta Ha' gibi kesik harflerdir ki müfessirler bu ayetleri, 'الله أعلم بمراده' diye yani 'Allah, bu harflerle neyi kastettiğini kendisi daha iyi bilir' diye yorumlamaktadır ki bu kesik harfler; adeta başında bulundukları surede ne anlatılacağını özetleyen içindekiler bölümü gibidir. 'Çalış', 'doğru sözlü ol', 'iftira etme', 'adaletli ol', 'abdest al', 'namazı gereği üzere kıl' gibi kişinin eğitim durumu ve meslek hayatı ne olursa olsun rahatlıkla anlayacağı ve hayatına uygulayıp dünya ve ahiret mutluluğunu yakalayacağı buyruklar da; Muhkem ayetlerdir (Âl-i İmran, 3/7) ki bu ayetler; herkesi bağlamaktadır. Bir de, 'Allah arşa istiva etti' (Taha, 20/5; Furkan, 25/59; Secde, 32/4; Hadid, 57/4) gibi kelâm alanında ve 'gökler görünür direkleri olmaksızın ayakta duruyor' (Ra'd, 13/2; Lokman, 31/10) gibi uzay bilimi alanında uzmanlık gerektiren Müteşabih olan ayetler (Âl-i İmran, 3/7) de var ki; bu alanda söz söylemek; astronomi, sosyal ve fen bilimleri gibi alanlarda uzmanlık gerektirmektedir. Ancak yerine getirmekle sorumlu olunan muhkem olan ayetleri bırakıp, 'ben de dinin gereklerini yerine getiriyorum' diye etrafındakilere görüntü vermek için boyunu aşan müteşabih ayetler alanında hadsizce fetva verenler/ahkâm kesenler de çok oluyor.
Yıllar önce bir bayram namazı öncesi sohbet yaptığım sırada, cemaat üzerindeki sabah mahmurluğu kalksın ve herkes toplansın, son on dakikada söyleyeceklerimi zaten ifade ederim düşüncesi ile; 'Ramazan ayında neler yaptık?' bağlamında mukabele okuduk, sahura kalktık, oruç tuttuk, iftar ettik, teravih namazı kıldık, oruç tutamayanlar fidye verdi, fıtîr sadakası/fitre verdik gibi bir özet geçiyordum. Bu esnada yakınımda oturan üniversite öğrencisi bir delikanlı, 'hocam Kur'an ne demek?' diye bana sormuştu. Yani 'bana Kur'an'ın kelime anlamını net bir şekilde söyle' demek istemişti. Ben de ona demiştim ki; 'Kur'an, okunması gereken kitap' demektir. Kıraat Kavramı; okumak anlamında mastar bir kelimedir ve zaten Kur'an'daki اقرا'/'İkra'a' da; 'oku' anlamında emir kipi kullanımıdır. Ancak 'kıraat' kavramı bu ayetlerde, her şeyin okunması anlamında kullanılıyor. Kur'an-ı Kerim'in okunması için ise, 'sana vahyedilen kitabı tilâvet et..' (Ankebut, 29/45) ayetinde belirtildiği gibi 'Tilavet Kavamı' kullanılmaktadır. Tilavet; Kur'an'ı yüzeysel olarak okuyup geçmek değildir. Tam aksine iliklerine işlercesine anlayarak, uygulamaya geçirecek şuurda okumaktır.
Yüce Yaratıcı'ya, Kur'an'ı niye gönderdin?, Kur'an-ı Kerim'e de, 'niye geldin?' diye sormuş olsak; zihnimizde oluşması muhtemel bu sualin cevabını Kur'an bize; 'sizi karanlıklardan aydınlığa çıkartmak için' (Ahzab, 33/43; Hadid, 57/9 ve ilgili ayetler) diye açıklıyor. Cahiliye Dönemi'ndeki kölelik, kan davaları, açlık korkusu ve uğursuz sayıldıkları için bir dönem kız çocuklarının öldürülmesi, arap olanla arap olmayan ayırımı/siyah beyaz ayırımı, güçlünün zayıf olanları ezmesi gibi yanlışların olduğu döneme Kur'an-ı Kerim'de 'karanlık' ve bu yanlışların kaldırıldığı hayat için de, 'aydınlık' benzetmesi yapılıyor. Kur'an-ı Kerim de kendisini, 'şüphe/çelişki olmayan kitab' (Bakara, 2/2) ve 'Kur'an; insanlığa rehber, doğruya götüren açık delilleri içeren, iyi ile kötüyü ayırt etme yetisini kazandırır' (Bakara, 2/185) şeklinde tanımlamaktadır.
Kur'an-ı Kerim'i anlama ve kabullenmede yanlışa düşen iki uç var. Bunlardan ilki, meselâ 'namazın hangi rekatında ne okuyacağımızı? Kur'an, detaylı şekilde bize söylesin' diyenlerdir. Kur'an-ı Kerim'deki 'namazı gereği üzere ikame edin' (Ankebut, 29/45) emrini zaten Peygamberimiz 'benden gördüğünüz gibi namaz kılın' tavsiyesi ile bize öğretiyor ki bu tafsilât Kur'andan beklenmez. Çünkü Kur'an-ı Kerim mekan ve zamanlar üstü geçerli olan genel kuralları getirmiştir. Yani ulema, Kur'an-ı Kerim'i baz alıp belirli dönemler için geçerli olan ara kuralları oluşturacak kanun, kanun hükmündeki kararname, yönerge ve yönetmelikler anlamında geçici ara yasaları çıkartacaktır. Bir de, Kur'an denince O'ndan korkan ve irtica yani geriye dönüş olarak kabul edenler var. Oysa ki Tevat ve İncil, önceden insanlığa rehberdi, artık Furkan/Kur'an indirildi' (Âl-i İmran, 3/3-4) ayeti bize, en yeni ve canlı kitabın Kur'an olduğunu söylüyor. Daha dün indirilen ve her an tilâvet eden kişiye de nâzil olan Kur'an ayetlerini referans almayı irtica/geriye dönüş kabul edip de milâttan dört beş asır önce yani Kur'an'ın gelişinden tam bin beş yüz sene önce yaşamış falanca kişi ve filözofun sözlerini -felsefeyi sever, okur ve gerekliliğini savunurum, bu ayrı bir durum- ve tahrif edilmiş Tevrat ve İncil'den üretilen yönetmelikleri baz almak, geriye dönüş olmuyor. İşte bu durum; bir çelişki ve kendi düşüncesini çürütmektir. Ayrıca yaşadığımız mahallede aç ve ihtiyaç sahibi fakir gayr-i müslim bir kişi var ise; ona bile yardım edileceğini, hatta zekat bile verileceğini (Tevbe, 9/60) emreden bir kitaptan korkulur mu?. 'Bir cana kıymanın, tüm insanlığı öldürmek, bir cana hayat vermenin tüm insanlığa hayat vermek' (Maide, 5/32) olduğunu emreden bir kitaptan insan korkar mı? Kaldı ki bu dinin adı bir de, 'barış' anlamına gelen 'silm' (Bakara, 2/208) olmasına rağmen.
Kur'an-ı Kerim'in ifadesi ile daha önceki kitaplar tahrif edilmiş (Âl-i İmran, 3/3-4 ve ilgili diğer ayetler) ve dönemleri sona ermiştir. Çünkü Kur'an-ı Kerim'de; önceki kitaplardaki tahrif edilen ilahi hükümler düzeltmiş, değiştirilmeyen hükümler korunmuş ve kıyamete kadar tüm zaman ve mekanlarda geçerli olacak hükümlere de önemine binâen yer verilmiştir. Kur'an-ı Kerim'in önceki kitaplarda olduğu gibi metnine insanların müdahale etmesi, 'Zikri biz indirdik, O'nu koruyacak olan da biziz' (Hicr, 15/9) buyruğunda açıklandığı gibi söz konusu değildir. Çünkü Kur'an-ı Kerim, Peygamberimiz döneminde yazılarak kitaplaştırılmış -Tevrat Hz. Musa döneminden sonra, İncil de Hz. İsa'nın ölümünden sonra milâdi 325 yılından başlayarak İznik, Efes, İskenderiye, Kadıköy Kilisesi gibi yerlerde toplanan konsillerce yazılmıştır- Hz. Ebubekir bu kitabı daha güzel şekilde baskıya dökmüş ve Hz. Osman da çoğaltarak örneklerini Mekke, Medine, Şam, Bağdat, Küfe, Basra ve Kahire gibi şehirlere dağıtmıştır. Kur'an-ı Kerim'in; İstanbul Topkapı Sarayı Hırka-i Saadet Dairesi'nde Hz. Osman'ın Mushaf'ı baz alınarak yazılan Mushaf örneğinin bulunması, Peygamberimiz döneminden beri hafızlar tarafından ezberlenmesi, herhangi bir yanlış anlama ve aktarımda gerek görsel -televizyon programları yaparak- ve gerekse yazı -bilimsel makale yazarak- ile tepkilerin ortaya konması' yöntemleri ile korunduğu için, artık kimse deli değil ve Kur'an'ın metinini değiştirmeye cesaret edemez. Bu anlamda Kur'anın metni Peygamberimiz şahsında nâzil olduğu gibi, Fâtiha Suresi'nden Nâs Sûresi'ne kadar aynıdır ve aslını muhafaza etmektedir. Ancak biz de; hükümlerini uygulamayarak Kur'an'ı değiştiriyor ve yürürlükten kaldırıyoruz. Yani Kur'an-ı Kerim, metin olarak elimizde ama uygulama olarak yaşantımızda yeterince yok. Bazı dönemlerde ve özellikle de son zamanlarda dünyanın değişik bölgelerinde komik şekilde Kur'an-ı Kerim'in metninin yakıldığını da görüyoruz. İnanın bunlara verdiğimiz tepkiler; onlardan daha komik. Ben etkili ve yetkili makamda olsam şunu derim; boşuna uğraşmayın, bizim için Kur'an-ı Kerim'in hükümleri önemlidir, yaprakları değil, 'Güneş balçıkla sıvanmaz', çünkü 'Kur'an; insanlığın sorunlarını çözecek yegâne kaynaktır' (İsra, 17/82) ne kadar uğraşsanız boş, çünkü Kur'an'ın sesini kesemezsiniz. Bunu diyemiyoruz, çünkü bir hocamızın ifadesi ile ; "Kur'an'ın yaprakları başımızın üstünde, -istisnaları elbette çok var ve onları tenzih ediyorum- ama hükümleri ayaklarımızın altında". Yani Kur'an'ın yapraklarının öneminden daha ehem/daha önemli olan; O'ndaki hükümlerdir.
Özetle Kur'an-ı Kerimi korumak, O'nun hükümlerini yaşantımıza dökmemizle mümkündür..



