Meridyen Eğitim Kurumları

Dr. Ahmet Bekaroğlu


OBJEKTİF/TARAFSIZ GÖZLE..

'Musiki, ruhun gıdasıdır' sözünü bilmeyenimiz yoktur.


 Hayatımızı elbette musikiye bağlamayacağız. Ancak güzel bir Kur'an-ı Kerim tilaveti, güzel bir ezan, güzel bir bir ilahi ve güzel bir kaside okunuşunu dinlemek de ruhumuzu okşuyor. 
      Halk ve sanat müziğinden parçalara da hayır diyemeyiz. Bunun için olsa gerek Peygamberimiz 'düğünlerinizi defle ilan edin' buyurmuştur. Çünkü Din, Kur'an-ı Kerim'in ana ilkeleri ile çelişilmediği sürece milletin örf ve ananelerinden doğan musikisine  asla karşı çıkmaz. Aksi takdirde insanın ana ruhuna ile ters düşmüş olur.
      Kabe'de Hacılar hu der Allah' bestesi ülkenin bir başından diğer başına herkesin ağzında. Okullarda, sokakta, kahvehanelerde hatta Endülüs'te yayınlanan iftar programında. Öyle ki bunu söylerken herkes ayaklarıyla tempo bile tutuyor. Söz konusu bestenin lehinde yazanlar oldu 'gençlik aslına döndü' diye. Bir de 'okullara niye girdi? İlahilerin içi de boşaltıldı' diye tepki gösterenler oldu. Yani burada da dinleyici ve seyirciler iki guruba ayrılmış durumda. Ben de bu konuda görüşlerimi objektif/tarafsız şekilde söyleyeyim.
      Son zamanlarda bestelenen ve 'ilahi' denen beğenmediğim besteler var. Çünkü daha önce bu konuda yazı yazdım. Bunlar Türk Tasavvuf ve Türk Sanat Musikisinin nota ve beste disiplininde ele alınan eski ilâhiler gibi besteler değildi. Tam aksine bana göre dikkat edilirse belirli halk müziği melodileri hadi intihal demeyeyim -çünkü o bilimde hırsızlık demektir- iktibasla/aşırmayla/katakulle ile alınıp belirli sözler üzerine uyarlama yapılan bestelerdi. Yani bu besteleri dinlediğimde ben türkü dinlemiş gibi oluyordum. Çünkü bu besteler, halk müziğindeki türkülerin melodileri alınarak oluşturulduğu açıkça belliydi. Zaten birkaç sene önce bir halk müziği sanatçısı 'bizim bestelediğimiz türkü melodilerini alarak bunun üzerine ilahi besteliyorlar' diye şikayetçi olmuştu.  Oysa ki eski ilahilere baktığımızda bunların hepsinin Türk Tasavvuf Musikisinin beste disiplininde yapılan eserler olduğunu görürüz. Söz konusu bu ilâhilerin hepsini de söyleyemeyi beceremiyoruz. Mesela,
- 'Fesaddeknake ya hayra'l Vera, 
Ya resulallah alâ ma ci'tena hakkan ileyna,
Yâ Resulellah,
- 'Allah diyelim daim,
Mevla görelim neyler',
-'Ey güzellerden güzel ruhum Rasul-i Kibriya, 
Hasta gönlüme nazar kıl, kalbime sensin deva..'
gibi ilahileri herkes söyleyemiyor. Çünkü bunlarda müthiş meyanlar var. Bu ilâhilerin sanat eseri olmalarının delili de bunları herkesin söyleyememiş olmasıdır. Çünkü herkes sanatçı değil ki. Hepimiz musikişinas değiliz ki. Tahir Karagöz'ün, Amir Ateş'in, Sami Savni Özen'in 
Mehmet Kemiksizin, Hasan Lütfü Ramazanoğlu gibi güftekâr ve bestekârların yaptığı ilâhi besteleri var. Bunların hepsini niye söyleyemiyoruz? Bu eserler niye baştan başa ülke sathında milletin dilinde değil? Çünkü bunlar söylenmesi zor ve gerçek mûsikî örnekleri de ondan. Bu eserler icra etmek herkesin harcı değil. Bunları söylemek için nota bilgisine ve meyan usulüne sahip olmak lâzım. Durum Türk Sanat Musikisi'nde de aynıdır. Mesela halk dili ile 'ağır' dediğimiz parçaları söylememiz mümkün değil. Sadettin Kaynak'ın, Hacı Arif Bey'in bestesini herkes söyleyebiliyor mu? 'Olmaz ilaç sine-i sâd pareme' ve Minur Nurettin  Selçuk'tan 'Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç,
Bu son fasıldır ey ömrüm, nasıl istersen öyle geç'; 'Aziz İstanbul' eserlerin herkes söyleyebilir mi?
Trabzon'da İlm-i Kıraat üstadı Kurra Hafız Mehmet Rüştü Aşıkkutlu'dan Mısır Tarikî üzere Aşere Takrib ve Tayyibe kıraat eden merhum babam Kurra Hafız Mehmet Nuri Bekâroğlu derdi ki, biz bu notalarla yapılan besteleri niye söyleyemiyoruz? Çünkü çocukken memlekette notası ve bestesi olmadığı için kemençe kaydeleri ile gelişigüzel söylenen türküler kulağımıza girdi ve yer etti, bunun için meyanı olan bu parçaları söylememiz mümkün olmuyor, ancak türküvari şarkıları söylüyebiliyoruz'. Bunları söylemek için doğuştan sanat yeteneğine sahip olmak lazım da onun için. Herkes de zaten sanatkar olamıyor. Mesela seksenli yıllarda arabesk söyleyenler TRT ekranlarına çıkamıyordu. Çünkü halk müziği ve sanat musikisi kaidelerini bozuyorlardı. Onlara 'bestelerin melodileri üzerinde oynuyorsunuz' deniyordu ve bu doğru bir uygulamaydı. Ama sonradan vefat eden arabeksçilerin tabutlarına Türk Bayrağı koyarak onları uğurladık. Böyle de bir çelişkimiz de var. Bu yasak yiyenlerden biri de İbrahim Tatlıses'ti. O da 'halk müziği eserlerini arabeske çeviriyor' diye eleştiriliyordu. Sesinin çok güçlü olduğu kabul edilen Bülent Ersoy bile kendi meslektaşları tarafından 'notalar üzerinde oynuyor' diye eleştiriliyor.
      Bu 'Hacılar Kabe'de Hu Der Allah' bestesinde bir anlam sıkıntısı var.  'Hu', Allah demek. 'Hacılar Kabe'de Allah der' sözlerinde 'Allah' anlamında iki arapça ifade yan yana kullanılmış. Tamam bunu geçtim. Ancak bestenin melodisi bir türkü formatını andırıyor. Yani yalın bir şekilde yapılan bir beste değil. Bunu söyleyen arkadaş da aslında çok güzel bir sese sahip değil. Ama imkan meselesi ve fırsat ona doğmuş. Tonya yöresinde şöyle bir türkü vardı ki çocukluğumdan hatırlıyorum. Baş tarafını unuttum ama sonu şöyle biterdi.
'Güzellukten ne çıkar? Komuğun sevulecek'.
Kişi havadan da kuş tutsa sevilmedi mi sevilmez. Ama bir sürü eksik olsa bile sevilince tutar. Bu iş tutma meselesi. Bu beste neden tuttu? Herkes rahatlıkla söyleyebiliyor da ondan. Çünkü meyanı yok. Basit türkü formatında ve nota usulü yok. Herkes söyleyebiliyor. Aksi takdirde herkes söyleyemezdi. Bu da bizim sanattan anlayışımız ve beceri gücümüzü gösteriyor. Geçende kahvehanede gördüm, vatandaşın birisi orada eğlenirken telefonuna bakıyor, bu bestenin sözlerini söylüyor ve ayaklarıyla da yere vurarak tempo tutuyor. Adeta türkü söyler gibi. Ben de bazen bazı türküleri söylerken aynı şeyi yapıyorum. Bu besteyi söyleyen arkadaşın sesi öyle güzel değil. Bizde öyle Din görevlileri var ki ses güzelliği bakımından onların yanından bile geçemez. Benim şu anda lisede okuyan ve kendisine "Dede Efendi'nin torunu" dediğimiz bir öğrencim var. Türk Sanat Musikisi bestelerini öyle bir seslendiriyor ki bunları benim diyen sanatçı söyleyemez. Peki bu sözler halk nezdinde niye tuttu? Çünkü bu bestenin sanatik pek bir yönü yok. Dediğim gibi tasavvuf musikisinin beste kuralları ile alakası yok. Hatta hiç meyanı da yok. Şu anda Avrupa'da vaiz olarak çalışan İstanbul İmam Hatip Lisesi ve Marmara İİahiyat'tan bir dönem arkadaşım diyor ki, 'Hocam ben memlekette çocukken çok çobanlık yaptım, koyunları otlatırken onları su kaynağına getiriyordum ve koyunlar birden su kaynağına saldırıyorlardı, tabi bu arada kuyruğa girenler de oluyordu, bir bakıyordum en sonunda bir tane çelimsiz zayıf bir koyun veya keçi gelir onlarcasının arasına girer ve suyun kaynağının tam ortasından içerdi, zaman genelde böyle kendi alanında zayıf ve yetersiz olan çok kişiye fırsat vermiştir, böyle alanında zayıf ve sıradan olduğu halde çok popülermiş gibi ön planda olan ve şöhrete ulaşan çok kişi var'. İşte bu beste de türkü melodisi üzerine oturduğu için herkes tarafından rahatlıkla söylenebiliyor. Gerçi söylenmesin de sıkıntı mı var? Hayır, hiçbir sıkıntı yok. Öyle ise tasavvuf ve sanat musikisi ölçeğinde bestelenen bunca ilàhi değil de 'bunun neden tuttuğunun?' bir başka açıklaması da şöyledir. Bizim çocukluğumuzda kulağımıza ezanın okunması ne demektir? Biliyor musunuz? Çocuğun kulağına ezan okumak, dini motiflerin musiki aracılığı ile çocuğun şuur dünyasına nakşedilmesidir. Bunun ileride gün yüzüne çıkartılması için böyle tetiklemelere ihtiyaç var. Bu tetiklemelerle beraber aslında genlerindeki kodlamalar gün yüzüne çıkmış oluyor.
      Ya böyle bir beste söylendi diye 'eyvah, yandık, battık' diye korkanlara gelince. Mesela biz Ramazan ayındayız değil mi? Bu ayda aldığımız eğitimi diğer aylara ne kadar yansıtıyoruz? Ya da tuttuğumuz oruçları ve kıldığımız namazlar bizi kötülüklerden ne oranda koruyor? Çünkü oruç ve namaz bizi kötülüklerden koruyan ve oluşturan ibadetlerdir (Bakara Suresi, 183. âyet; Ankebut Suresi, 45. âyet) Hep sorulur.  Kaç tane cemaatin var? Tamam şöyle kalabalık cemaatin var da. O cemaatin namaz kılarken, oruç tutarken, gıybetten/dedikodudan, yalandan, hileden, hak yemekten ne kadar uzaklaşıyor? Hayat ile ilgili görevlerini ne kadar yerine getiriyor? Biz hep sayı çokluğuna bakıyoruz. Yani amacımız nicelik diğer bir ifadeyle kemiyet. Halbuki nitelik/keyfiyet olması lazım. Şunu sormamız lazım. Komşularla olan ilişkisine, alçak gönüllülüğüne, yardımseverliliğine, hüsn ü zan beslemeye, adaletten ayrılmamaya, hak yememeye, yalan konuşmamaya, eksik ölçüp tartmamaya, vs. önem veren ne kadar cemaatin var? Aslında bu soruyu sormamız lazım. Ama biz sayı çokluğuna ile yetiniyoruz. Müşrikler sayı çokluğu ile o kadar yetiniyor ki gidip mezarlıklardaki ölülerini bile bile sayıyorlardı (Tekâsür Suresi, 1. âyet). Halbuki Kur'an'da buyruluyor ki, 'Nice az topluluk var ki Allah'ın izni ile sayıca çok olan topluluğa galip gelmiştir' (Bakara Suresi, 249. âyet). Dolayısıyla bu bestenin dillerde olması çok güzel. Ama bizi güzel davranışlara sevk etmeye ne kadar yönlendirecek? Ülkenin bir başından diğer başına kadar herkesin dilinde olan 'Kabe'de Hacılar Hu Der Allah' bestesini terennüm edenler, kul hakkından, komşularla olan ilişkilerinden, anne babaya olan bağlılıklarından, büyüklerine saygıdan, hal hatır sorma ve yardımlaşma vesaire gibi konularda ne kadar duyarlıdırlar. Bu beste, terennüm edenlerin hayatlarından olumlu davranışlara yansıyacak mı? Yoksa yine kuru bir gürültü halinde mi kalacak? Sonuç stadyumlardaki koro halindeki tezahüratlar şeklinde mi olacak? Biz asıl burada yoğunlaşıp yorumlar yapmamız lazım. Şayet bu sözler, bize Kur'ân'î değerleri davranış haline getirip hayatın güzelleşmesine katkı sunmak bağlamında bir şuur verecekse 'amenna ve saddekna'. Ama vermeyip de sadece söylem halinde kalacaksa o zaman bundan da bir şey çıkmaz.
     Bizdeki bazı Kur'an-ı Kerim tilavet eden arkadaşlar da Arap hayranlığı sebebiyle arap makamı taklit ediyor. Oysa dünyanın kabul ettiği 'İstanbul Tavrı' denen bir tilavet şekli var. Halbuki bizim musikimizde beş yüzün üzerinde makam var. Seç seçebildiğin kadar. Seksenli yıllarda halk müziği, arabesk saldırısına uğramış sonra da bir aranjman furyası çıkarak dejenerasyon yaşanmıştı. Bizde de Kur'an-ı Kerim tilavet eden bazı arkadaşlar arap tavrı hayranlığı ile İlm-i Kıraat'te 'İstanbul 'Tavrı'nı terk ettiler. Dini Musiki de arabesk ve aranjmanvari beste saldırısında. Ancak 'Sanat sanat içindir'.  Türk Sanat Musikîsi, Türk Halk Müziği ve Türk Tasavvuf Musikîsi asla ölmez.
     Umarım bu sözler, söyleyenlerin eğitim ve dönüşümüne etki eder. Yeter ki böyle olsun. Kur'an'î öğretileri davranış haline dönüştürmemize sebep olsun. Böyle bir mümin ve müslümandan da kimse korkmasın. Ama ilahi sözleri içeriğinde 'Allah'ın cemalini göstermesi, izin verecek de yolunda öleceğimiz' gibi asla yapmayacağımız mübalâğalı/abartılı ifadeler de var. Çünkü ayette buyrulduğu üzere 'Gözler O'nu idrak edemez ama O gözleri idrak eder' (En'am Suresi, 103. âyet), Süleyman Çelebi'nin mevlid'in Mirac bahrinde,
'Âşikare gördü Rabbü'l izzeti, 
Âhirette öyle görür ümmeti' diye anlattığı 'رؤية الله' 'Allah'ın görülmesi' meselesi, Marmara İlâhiyat'ta Kelam Dersi hocamız merhum Prof. Dr. Bekir Topaloğlu konuyu işlerken şöyle demişti, 'Peygamberimiz'in İsra ve Mîrac Gecesi Allah'ı bizzat görmesi farklıdır, çünkü bu bizzat gerçekleşmiştir; biz müminler için cennette Allah'ı görmemiz ise, O'nu şekil ve şemal olmaksızın görecek gibi olmamızdır'. 
      Hülâsa melodisi halk müziğinin bazı türkülerinden alınmış dahi olsa milletin dilindeki bu beste, umarım 'Ramazan Mektebi' içerisinde güzel davranışlar sergilememize vesile olur..

LÖSEV BAĞIŞLARINIZ İÇİN