Her yıl Mart ayı geldiğinde Mehmet Akif Ersoy sadece zihninde canlanmaz, tamamen hayatınıza girer ve bize çok şey hatırlatır. Aslında onun vefat yıldönümü olan aralık ayı da önemlidir. Ancak 12 Mart; İstiklal Marşı'nın kabulü yıldönümüdür ki bu yıl 101. sene-i devriyesini kutluyoruz. Bu günde Mehmed Âkif'in 'milletine armağan ettiği İstiklâl Marşı'nı baz alarak Milli Mücadele'yi anlatıyoruz. 18 Mart ise; Çanakkale muharebelerinin yıldönümüdür. Bu günü de işlerken Mehmed Âkif'in Çanakkale Destanı'nına atıfta bulunmamak mümkün değil. Aksi takdirde konunun işlenişi, çok yalın kalır.
Mehmed Akif deyince bana, Mısır'a gidip 'Kur'an mealini yapmak benim işim değildir' diyerek yarıda bırakıp işi Elmalılı Muhammed Yazır'a 'Allah size işi uzan olanlara vermenizi emrediyor' (Nisa, 4/58) ayetinde buyurulduğu üzere 'işin ehline verilmesi gerektiğini' hatırlatıyor. İstanbul İmam Hatip Lisesi'nde öğrenci olduğum dönemde bir defasında bayağı karlı ve soğuk bir kış günü ve Cuma akşam üzeri idi. İstiklâl Marşı okumak için dışarı çıkmıştık. İstiklâl Marşî'nı bir an önce okuyup bayrak tòreninden sonra dağılmak istiyorduk ve İstiklal Marşı'nı çok süratli okumuştuk. Edebiyat Öğretmenimiz, İstiklâl Marşı'nı okuyuşumuzu yarıda keserek 'canlı cenaze gibi İstiklal Marşı okuyorsunuz' diyerek bize bağırmış ve ikinci kere okutmuştu.Edebiyat Öğretmenimiz, bu okuyuşumuzu da beğenmeyip 'sizi burada sabaha kadar tutarım, okuyuşunuzdan çıkan ses -isim vermiyorum- falanca binanın camlarını zangır zangır titretmeli' demiş ve okuyuşumuzu yarıda kesip İstiklâl Marşì'nı bize üçüncü defa okutmuştu. Ve o hocamız İstiklâl Marşı'nın on kıtasını ezberlemeyeni sözlüden zayıf verir ve sınıf geçirmezdi. Marmara İlâhiyat'a Arapça Dersi Hocalığı yapan Kerküklü Cemal Muhtar Hoca da, İstiklâl Marşı'nın arapça tahlilini başaramayanları sınıf geçemezdi. Her yıl İstiklal Marşı'nın kabulü yıldönümünün öncesindeki Cuma sohbetlerinde Fuat Nuhoğlu hemşehrim/arkadaşımla İstiklal Marşı'nın on kıtasını karşılıklı olarak ezbere okur ve bunun üzerine sohbet ederiz. 11 Mart günü Cuma Namazı öncesinde de böyle yaptık ve İstiklâl Marşı'nı karşılıklı birer kıta halinde ezbere okuduk ve bunun üzerine sohbet ettik. İki yıl önce ülkemizin yetiştirdiği en önemli mevlidhanlardan Ankara Kocatepe Camii İmam Hatibi İsmail Coşar'ın ceazesi için Ankara'ya gitmiştim. Benim Ankara'ya gidişim toplamda beş defayı geçmez. Nam-ı Diğer İstanbul Şairi Yahya Kemal'in dediği gibi, 'Ankara'nın en çok İstanbul'a dönüşünü severim' tarzında bakmışımdır hep Ankara'ya. Söz konuşu gidişimde bir türlü ziyaret edemediğim Tacettin Dergahını da özellikle gittim. Mehmed Âkif'in İstiklal Marşı'nı yazdığı odaya girdim, sanki yüzyıl geriye dönmüş ve Âkif'i orada görmüştüm gibi bir hisse kapılmıştı. Mehmed Âkif'in geceleyin kalkıp duvarları yumrukladığı ve İstiklâl Marşı'nı yazdığı anları sankı tanığı imişim gibi, o anlar gözümde canlanmış ve çok duygulanmıştım.
İstiklal Marşı'nın kabulünün 101. yıl dönümünü yeniden yaşıyoruz. İstiklal Marşı'nın on kıtası ve kırk bir mısrası birbirinden güzel ama en çok etkilendiğim mısralarını burada belirtmem lazım.
'Arkadaş yurduma alçakları uğratma sakın, Siper et gövdeni duracak bu hayasızca akın.
Doğacaktır sana vadettiği günler hakkın,
Kim bilir belki yarın belki yarından da yakın.
Bastığın yerleri 'toprak' diyerek geçme tanı, Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı
Sen şehid oğlusun incitme yazıktır atanı,
Verme dünyaları alsanda bu cennet vatanı.
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda? Şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda.
Canı Cananım bütün varımı alsın da hüda, Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda'.
Çanakkale destanındaki şu mısralar da gerçekten nasıl yazıldı, hangi duygu ile dile getirildi acaba?
'Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi,
Bedrin Arslanları ancak bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
Gömelim gel seni tarihe desem sığmazsın.
Ey şehid oğlu şehid isteme benden makber, Sana ağuşunu/kucağını açmış duruyor peygamber'.
Mehmed Âkif Deyince, Milli mücadelede Anadolu'ya gidip vaaz ederek milleti coşturduğu ve İstiklal muharebelerine destek vermek için bilgilendirdiği, söylendiğine göre matbaayı Kastamonu'ya taşıyıp Sırat-ı Müstakim dergisini orada çıkardığı anlar aklıma geliyor.
Mehmed Akif denince, 'İstiklal Marşı yazdırma kararı verildiğinde' 'ödül var' diye yarışmaya girmeyen büyük şair aklıma geliyor
Mehmed Akif deyince, dönemin Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver'in özel ısrarı sonucunda yarışmaya girmeyi kabul edip Taceddin Dergâhı'na kapanan ve İstiklâl Marşı'nı bir gecede yazdığı söylenen an ve Hamdullah Suphi Tanrıöver tarafından meclis kürsüsünden üç defa okunup, milletvekillerinin gözyaşlarıyla dinledikleri ve alkışladıkları an zihnimde canlanıyor.
Mehmed Akif deyince, kendi yazdığı İstiklal Marşı'nın Zeki Üngör bestesi ile Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde okunduğunda orada Burdur Milletvekili olarak görev yapan Mehmet Akif'in çok değişik duygular içerisinde olduğu aklıma geliyor.
Mehmed Âkif deyince, Mısır'dan Kızı Feride ye gönderdiği ve 'biricik kızım Feride'ye diye yazıp imzaladığı resmi aklıma geliyor.
Mehmed Âkif'in doğduğu Fatih Kıztaşı semtine her gittiğimde, sanki onunla karşılaşacağımı sanıyorum.
Edirnekapı Şehitlik'teki mezarına gidince, insan Mehmed Âkif'le sanki konuşur ve İstiklâl Marşı'nı huzurunda okuyor gibi oluyor.
Bir iki olumsuz eleştiri de yapmalıyım. 'Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırtmasın' diye dua eden ve 'milletime armağan ediyorum' diyerek Safahat isimli eserine İstiklal Marşı'nı almayan Mehmed Akif'ten bahsediyoruz. Bir dönem Fethiye'ye gitmiştim. Kaldığım otelin lokantasında çalışan bir üniversite öğrencisine kahvaltı servisi yaptığı esnada sormuştum, nerede öğrencisiniz? diye. O da bana, 'Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi psikoloji bölümünde üçüncü sınıfta okuyorum' demişti. Bunun üzerine bu öğrenciye 'peki üniversitenize neden Mehmed Âkif ismi verildi?' diye sorduğumda bana 'bilmiyorum' cevabını vermişti. Ona demiştim ki, hocalarından kimse söylemedi mi?. Bu öğrenci 'hayır' cevabını verince, bu sefer ona 'gittiğinde arkadaşlarına da söyle öğretmeyen hocalarına da söyle, Mehmed Akif Burdur'dan milletvekili olarak TBMM'ne girdiği için çok doğru bir karar olarak üniversiteye onun ismi verildi. Bence Halkalı'da şu anda Sabahattin Zaim Üniversitesi olan ve İkinci Abdülhamid'in inşa ettirdiği ve Mehmed Âkif'in mezun olduğu 'Baytar Mektebi'ne de, ya onu inşa ettiren 2. Abdülhamid'in ismi ya da oradan mezun olan Mehmed Akif'in ismi verilmeli idi. Hatta Mehmed Âkif'in ismi verilmiş olsa gerçekten tattan yenmezdi.
Bir de Mehmed Akif vefat ettiği zaman Bayazit Meydanı'ndan cenazesi on, on beş kadar insanın omuzlarında Edirnekapı'ya taşınırken oradan birisi bağırmış 'bu giden cenaze İstiklâl Marşı Şairimiz Mehmet Akif'in cenazesi' diye. İstanbul Üniversitesi'nden öğrenciler bunun üzerine coşarak üniversiteyi boşaltmış ve cenazeye iştirak etmişlerdi . Hatta üniversitede getirdikleri 'Anlı ve Şanlı Bayrağımız'ı tabutunun üzerine sermişler. Çok ibretlik bir törendi gerçekten.
Mehmed Akif deyince yedeği olmadığı halde ihtiyacı olan birisine sırtından çıkarıp paltosunu veren 'Îsar' anlayışlı büyük şahsiyet aklıma geliyor.
Mehmed Akif deyince, taşradan İstanbul'a gelen yeteneklerin elinden tutan gerçek bir mü'min aklıma geliyor. Büyük neyzen Neyzen Tevfik, buna örnektir. Neyzen Tevfik, İzmir'den İstanbul'a geldiğinde Mehmed Akif onu Istanbul'un önde gelen şair ve yazar olan edebiyatçıları ve uleması ile tanıştırmış. Onu defalarca sokaklarda yatmaktan kurtarıp eski günlerine döndürmeye çalışmıştı. Ancak Mehmed Âkif'in vefatından sonra o eski günlerine tekrar dönmüştü.
Mehmed Âkif bugün yaşasa ve onunla sohbet edebilse idim, ne apardım acaba? Tek bir şey yapardım. Kendisinden bu İstiklâl Marşı'nı hangi duygu ile yazdığını anlatmasını istirham ederdim.
Milli Şairimiz'e, Allah; rahmet eylesin ve 'Allah, bu millete birdaha İstiklal Marşı yazdırtmasın'..



